Öykü-Dizi

Kıydılar Bize – 16.Bölüm

  1. On altı. Bildiğimiz on altı.

-I-

”-Artık evime dönmek istiyorum sinyorita.
-Niçin gitmek istiyorsunuz bu kadar? Zat-ı aliniz neden rahatsız oldu?
-No sinyorita, lütfen böyle düşünmeyin. Bir rahatsızlık duymuşluğum yok yalnızca diş fırçamı özledim.
-Ah, pekala. Tekrar dönün lütfen. Suretinize hasret kaldırmayın.
-Geleceğim. Sağlıcakla kalın.
-Eyvallah.”

Ne olurdu bu konuşma gerçek hayatta da geçerli olsaydı. Çok şey mi istiyordu? Hayır. İstediği yalnızca biraz saygı ve sevgiydi. Çok şey mi istiyordu? Evet.
Hülya Koçyiğit ve Türkan Şoray’ı bu kadar izlememeliydi ve İspanyol göçmenler ile bu denli vakit geçirmesi de onun için iyi değildi. Hayal dünyasından çıkmakta çok zorlanıyor, gerçek hayata adaptasyonunda sorun yaşıyordu.

Ayakkabılarını bağladı ve kaldırıma savurdu kendini. Bunu güçlükle yapmıştı. Göbeği, ayaklarını görmesine engel oluyordu. Bu durumdan rahatsız olmasa da bu insanı rahatlatıcı bir durum değildi. Bulaşıkları çıkmadan evvel yıkamanın verdiği rahatlığı boğumlu kolları ve sosis parmaklarında hissediyordu. Karısı eve geldiğinde temiz bir ev bulacaktı ve ona bağırmayacaktı. Bu gece sükûneti korumak istiyordu. Bunu hakikaten istiyordu ve elde etmek için gayret edecekti. Bu evliliğin bitmemesi gerekiyordu. En azından o böyle düşünüyordu.
Kaldırımlar her zamanki kalabalığını muhafaza etmiş insanı insana düşürüyordu. Bu deyimi bir köpek için birbirini kıran insanları gördüğünde bulmuştu. Ne acıklı bir sondu. Kimsenin okumaya yüreğinin yetmeyeceğini düşünüyordu.

Gri bulutlar kaldırımlara kadar inmişti neredeyse. Göz gözü görüyordu lakin yedi adım ileride yürüyen insanları görmek imkansızdı. Kaldırımlar ıslak ve yollar çamurluydu. Gece çıkan fırtına tüm mahallenin deyim yerinde ise amına koymuştu. Deyim yerindeydi. Paçalarını herkes gibi çorabının içine sokarak yürümeye devam etti. Manavın önünden geçerken mandalina çalmayı ihmal etmedi elbette. Manav bunu görmüş ve hesabına yazmıştı.
Evinin dış kapısı, Pe Caddesine çıkıyordu. O, evden pek çıkmasa da Evin dış kapısı Pe Caddesine çıkıyordu. İşte bu eşsiz sebep ve başka ev bulamamalarının sonucunda eve ederinden tam yüz lira fazla kira veriyorlardı. Ee, ne de olsa evin dış kapısı Pe Caddesine çıkıyordu. Kapının yeri çok mühimdi. Pe Caddesi çok mühimdi.

Barın önüne gelmişti. Burada buluşacaklardı. Öyle sözleşmişlerdi. Saatine bakmak istedi ancak saati yoktu. Kapıyı açarak içeri girdi ve ivedilikle içeri doluşan soğuğu kesmek için kapıyı örttü. Saat altıya on iki vardı. Dışarıda mevsimden mütevellit karanlık çökmeye başlamıştı. Havada ağır bir koku vardı burun kılları yanıyordu, bunun sebebinin ise tüten soba olduğunu gördü ve sobanın üstünü açtı. Biri sobanın içini hınca hınç doldurmuş ve üzerini kapatarak intihar etmek istemişti anlaşılan.

Bunu önledi ve az ileride gözüne kestirdiği masaya gidip oturdu. Masayı biraz öne doğru iterek önünü açtı. Masanın camın yanında olması ve duvarın boydan boya cam olması dışarıda olan biten her şeyi görmesini sağlıyordu. Çamurların içerisinde boğuşan insanları izleyebiliyordu. Herkes telaşlı bir şekilde oradan oraya koşturuyordu. Nihai sonuç olan ölümü unutmuş ve hırs dolu gözlere sahipti hepsi. İnsanlar ilk başta kanıksadığı bu hayatı kabullenmiş ve bundan zevk almaya çalışıyordu. Televizyon dizileri, sigorta primleri, emeklilik, yeni bir ev veya araba sahibi olma hayali ile bunu başarmıştı liberaller. Yoksa aklı yerinde, düşünebilen hangi insan bu acımasız hayatta bu şartlarda yaşamayı kabul edebilirdi ki?
Barda toplam dokuz masa vardı bunlardan yalnızca üç tanesi doluydu. İkisi şöminenin önünde, sohbet eden üç çift vardı. Garson çocuk, masanın az uzağında durup eğildi.
-Hoş geldin ağabey. Ne alırdın?
-Arkadaşı bekliyorum teşekkürler.
-Burası durak gibi mi duruyor? Kusura bakmayın ancak sizi dışarı almak zorundayım.
-Bira.
-Ellilik?
-Evet.
-Tamam.

Garson adisyonu yırtarak masanın üzerindeki kül tabağının altına sıkıştırıp uzaklaştı oradan. Lhasa çalıyordu barda. Bu sesi nerede olsa tanırdı. Devlet izin verseydi eğer bu sese bir kimlik çıkartabilirdi, vermedi. Şarkıyı tahmin etmeye çalıştı biraz daha dinleyerek, kadının sesi güneşten kopmuş vaziyette gelerek yırtıyordu atmosferi, bu berrak bir sesti. Tüm neşesi yerine gelmişti. Her biri birer karış uzunluğundaki saçlarını sağa doğru yatırdı ve kulağının arkasına tıkıştırıp gözüne gelmesini engelliyordu. El desierto çalıyordu. Yakalamıştı şarkıyı.
Tek eksik olan şeyi getirip masaya bıraktı garson. Yanında iki adet salatalık turşusu getirmişti. Bu bilindik bir oyundu, turşu insanı susatır ve bira içmesini sağlardı yani ne kadar turşu o kadar bira. Bu ucuz bir numaraydı. Ben bu oyuna gelmem yavrum, dedi kendi kendine. Turşuları elinin tersi ile yere attı.
-Yavrum şunları toparlayıver bir zahmet.
Garson çocuk turşuları mütemadiyen beyefendinin validesini anarak topladı yerden.
-Başka bir isteğiniz var mıydı?
-Yok.

Cevap vermeden uzaklaştı garson çocuk. Konuşmak istemedi zira biliyordu ki konuşursa sesini kesecekti adamın.
Birasından bir yudum daha alarak şarkıyı bitirdi. Şarkının bitmesi ile beklenen misafir gelmişti. Kadının bara ayak basmasıyla bu ışığı solmuş bar adeta kamyon farıyla aydınlatılmıştı. Fosforlu kedi gözleri gibi bakıyordu ona.
Kadın herkesin yanında olmasını isteyeceği kadar güzeldi, ancak hiç kimsenin her sabah uyandığında ilk görmek isteyeceği yüz bu değildi. Her sabah uyandığında neden aynı yüzü görmek ister ki insan bunu da anlamıyordu. Hem aynalar niçin vardı?
Kadın karşısına geldiğinde ayağa kalkmıştı. Kadını bir kafa hareketiyle selamlayarak sağ yanağında öptü.

-Hoş geldin. Geldiğince ardında bıraktın dünyanın tüm pisliğini ve iki yüzlülüğünü.
-Ha? Yüz vermedim kimseye ki aşkım. Hem nerem kirlenmiş?
-Dışarısı diyorum. Çamur ve pislik.
-Ay evet doğru söylüyorsun ya. Baksana battı her yerim. Belediye yine çalışmıyor.
Garson çocuğa el salladı ve çocuk saniyesinde orada bitiverdi. Çocuğu beklemeden kadına ”Ne içeceksin?” diye sordu.
Bira, dedi kadın, ellilik olsun.
Garson aldığı talimatı yerine getirmek üzere ayrıldı masadan, iki adım attıktan sonra geri döndü, adisyona bir çizik daha atıp tekrar gitti.
Adam, çocuk uzaklaştıktan sonra kadına döndü. Kaşlarına dalmıştı kadının. Kaşlar nasıl bu kadar güzel olabilirdi. Güzelden ziyade kişilik ve itibar sahibiydi bu kaşlar. Gülümsedi kadına içtenlikle, bir yudum daha bira içti.
-Sikecem bu garsonu. Sinir etti beni.
-Neden öyle dedin ki çocuğa şimdi aşkım?
-Puşkin kadar itici bir adam.
-Kim?
-İşte bu yüzden evli değiliz.
-Nasıl yani ya?
-Boşver .
-Sana bir şey olmuş bugün. İyi değilsin sen.
-Boşver.

-II-

Garson, birayı masaya bıraktı ve bırakırken kadının göğüs dekoltesine göz ucuyla bakarak uzaklaştı masadan. İçi titremiş hatta biraz önü kabarmıştı lakin önlüğü bu durumun önünü kapatıyordu. Kadın bunu görse de ses etmedi. Bu durumdan şikayet etmedi zira göğüslerinden o da hoşlanıyordu. Ayna karşısında bu yüzden fazla vakit geçiriyor gideceği yerlere geç kaldığı dahi oluyordu. Osman, dışarıya bakıyor ve insanları seyrediyordu. Başlayan yağmur onları iyiden iyiye bezdirmiş, ortalık sansür kokuyordu. Çakan şimşek çöken karanlığı yararak uzaklaştı.
Kadın turşulardan birini ağzına attı. Acayip sesler çıkartarak yiyordu turşuyu. Osman seyir keyfini yarıda bırakan sese doğru yöneldi. Kadından nefret ediyordu. Onu şuracıkta boğabilirdi lakin yapmayacaktı. Gergin gözleriyle kadının kulaklarından boynuna gidip geliyordu. Kadın ortamı yumuşatmak istedi, bu bakışları sevmemişti.

-Aşkım niçin çağırdın bugün beni? Daha iki gün evvel beraberdik. Ne çabuk özledin. Haha ha.
Kadın bunu söylerken gülüyordu. Parmaklarını adamın kolları üzerinde bir kaç tur attırarak geri çekti. Osman gevşememişti lakin gerginliğinin artmadığı belliydi.
Düşündüğün gibi değil, dedi.
Kadın ufak bir kahkaha atarak:
-Ay ben ne düşünmüşüm ki?
-Kes sesini. Bir daha görüşmeyeceğiz ve beni aramayacaksın. Bunu söylemek için geldim. Diyeceklerim bu kadardır.
Osman kalan birasını da yuvarlayarak kalktı masadan elini cebine atarak on beş lira attı masaya. Yerleri silen garsona el etti tekrar.
-İki bira alsana şuradan.
Garson parayı alarak kasaya bıraktı ve yerleri silmeye devam etti. Osman kısa bir süre garsonu gözleyerek:
-Lan yavşak, para üstünü getirsene.
Garson elindeki süpürgeyi kasanın yanına bırakarak Osman’ın yanına geldi.
-Bir şey mi dedin ağabey?
-Para üstünü neden getirmiyorsun ulan. Bizi mi sikiyorsun?
-Bekle, getiriyorum.

Garson kasaya doğru giderken kadın hayret dolu gözlerle Osman’ı izliyordu. Dağdan kopup gelen bir kar tanesi kadar boşlukta hissediyordu kendini. Osman dalmıştı, garsonun kendine baktığını görmüyordu. İçinden ”Demek Şimdi Gidiyorsun” şiirini geçirmek istese de bu kadının gittiğine sevindiğinden geçiremiyordu.
Garson yanlarına geldi tekrar. Piştovu belinden çıkartarak masaya doğrulttu. Osman kıpırdayamadı. Garsonun gözleri istekli bakıyordu.
-Amına koyduğumun fahişesi, her şey senin yüzünden oluyor. Geriyorsun adamı.
Kadının gözleri aniden doldu ve gözlerini kırpmaya fırsat bulamadan vücudu saçma ile doldu. Kadının dünyaya vedasını şeref tribününden izliyordu Osman ve hala kıpırdayamıyordu.
Şoku hemen atlatıp ”Para üstü kalsın kardeş.” dedi. Kendini ıslak kaldırımlara tekrar attı. Altını ıslatmıştı lakin yağmurdan belli olmuyordu. İvedi adımlarla eve gitti, yolun nasıl geçtiğini hatırlamıyordu. Hemen üzerini değiştirip koltuğa attı kendini. Hiçbir şey düşünemeden karısı gelinceye değin yattı. Kapıdaki anahtar sesini duyar duymaz karısına koştu, boynuna sarılarak öpmeye başladı defalarca
-Hoş geldin kadınım.
-Osman sırnaşma.
-Şimdi gitmek zorundayım.
-Nereye gidiyorsun be?
-Diş fırçası almaya. Unutmuşum.
-Tamam ekmek ve turşu da al gelirken.
-Turşu mu?
-Evet turşu.

-III-

Çalıştığı bardaki kadını vurduğundan içeri girmiş, üç yıl yattıktan sonra şartlı tahliye olmuştu. Kadını vurduğu için hiç pişman değildi lakin salıverilmişti. İçeride hayli dinlenmiş ve kafa dinlemeye fırsat bulmuştu. Çıkalı bir hafta olmuş, kendine hemen yeni bir piştov almıştı ve bu işi bulmuştu.
Kadının karşısındaki şişman adam geldi gözünün önüne, kafasını sallayarak dalgınlığını dağıttı.
”Milletin sırtından doyan doyana, bunu gören yürek nasıl dayana. Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi, söylemesem mi?”
Yerlere paspas atmaya devam ediyordu, bunu Mahsuni ile taçlandırıyor ve işini severek yapmaya gayret gösteriyordu. Köşe, dip, bucak demeden gidip geliyordu. Pek sevmiyordu işini. Vileda önde o arkada.
”Vileda ile villa arasında tek harf olmasına rağmen nasıl bu denli yaşam farkı olabiliyor.” diye düşünse de pek önemsemedi.
Vileda önde o arkada yarım saat dolandı. Uzun, kolların kıvrılması yasak olan ve yaptığı işten dolayı ıslanmış bir ak gömleği vardı üzerinde. Gömlek ince lakin termometrenin kırmızı çizgisi hayli kalındı. Siyah kravatı iyice boğmaya başlamıştı onu. Çıkartıp atmak istese de yapamazdı bunu. Şartlar bunu gerektirirdi.
Son kısmına gelmişti restoranın. Kırmızı saplı viledayı bıkkınlığın da verdiği cesaretle bir çırpıda gezdirip attı kovanın içine.
Kovayı aldı yerden, arka kapıdan yani ‘personel harici giremez’ yazan yerden çıktı dışarı. Kovayı boşalttı. Yıkamadan attı kenara, terler çenesinden damladığını fark edince sağ kolunun pazı kısmıyla sildi yüzünü. Onun gibiler için yapılan yere oturdu. Kırık üç tabureye sahipti bu masa. Su içmek istese de yorgunluğundan mütevellit gitmedi su almaya. Bir sigara yaktı.
Sigara içmeye komi olduktan sonra başlamıştı. Bayıldığından içmiyordu bu mereti. Dinlenmesi için gerekli süreyi yalnızca o sağlıyordu.
Aklına Maksim Gorki geldi. Gorki okuduğu için hapse giren adamları düşündü. Aklına Yaşar geldi. Sigaradan bir nefes daha çekti. Artık sigara yalnızca işten kaytarmak için kullandığı bir meret değildi. Dostuydu.

-IV-

Biraz sonra mutfakta çalışan kadın geldi, karşısındaki sandalyeye oturdu. Elindeki kırmızı iki karış çapındaki leğeni bıraktı masaya.
Koparıcı dişlerinin sağ tarafındakinden yoksundu bu kadın. Kısa ancak rüzgârda havalanacak kadar uzun saçları vardı. Siyaha boyanmış saçları ve siyaha boyanmamış gözleri vardı. Teni de esmerdi, dişleri de, tırnakları da. Her şeyiyle geceyi andırıyordu bu kadın. Dişlerinden biri altındı.
Kefen param bu başka da hiçbir şeyim yok, diyordu her güldüğünde.
Pek az gülümserdi isminin aksine. Pek ufak olmayan göğüslere ve göğüslerinden de önüne geçen bir göbeğe sahipti. Göbeği kahramandı sonra.
Haşladığı karidesleri leğene döktü. Büyükçe bir çöp kovasını da ayağının dibine bırakarak bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Karidesleri ayıklıyor aynı zamanda gelen geçene sövüyordu. Cahil değildi bu dünyanın rengine kanmamıştı. Fukaralığı da buradan geliyordu.
Kadına bakarken dalmıştı, zamanın nasıl geçtiğini anlamadı. Dalgınlığı Şef’in:
”Ne yapıyorsun lan burada, bizim içeride anamız ağlıyor adam oturmuş keyif yapıyor.” demesi ile bozuldu.
”Pardon şef, geliyorum hemen.”
Elindeki sigara dahi bitmemişti hâlbuki. Zaman pek de geçmemişti lakin şef niçin bağırıyordu ona, anlamadı. Anlamak istemedi. Anlasaydı en az iki cana kıyacaktı.
Personel harici girilmeyen kapıdan tekrar içeri girdi. İçerde kimse yoktu. Yalnızca iki masa doluydu ve iki garson vardı. Ha bir de Şef.
Garsonbir ”İki çay ver iki numaraya” dedi. Bir şey demeden çayları koydu ve masaya götürdü. Masaya bıraktı çayları.
”Afiyet olsun efendim” dedi.
Adam çayın yanındaki iki şekeri masaya, kaşığı da yere atarak:
”Şeker kullanmıyorum, öğrenemedin bir türlü be abicim.” dedi gülen bir çift göz ile.
”Pardon ağabey, sıcaktandır.”
Kaşığı yerden, şekerleri masadan aldı. Elindekileri mutfağa götürürken yolda bir kaç ırzı sahiplenip mutfağa vardığında kaşığı tezgahın üzerine, şekerleri çöpe, ırzı da sahibine bıraktı. Müşterilerin masadakileri yere atması alışıldık bir şeydi artık. Alışılmış şeyler insanların tepki göstermesini engelliyordu. Alışkanlıklar tuhaftı.

Mutfağın kapısından bir hışım garsoniki girdi.
”Usta! Bana iki kişilik çoban salata, acil.”
Usta, ”Tamam.” dedi.
Aynı hışımla çıktı dışarı mutfaktan garsoniki. İzzettin Nikolayeviç, ustaya dönüp:
”Usta acil mi dedi o?”
”Acilmiş.”
İzzettin Nikolayeviç cevap dahi vermeden çıktı mutfaktan zira soru sorulmamıştı.
Masa sayısı beşe çıkmıştı. Dördüncü masa el yaparak çağırdı İzzettin Nikolayeviç’i.
-Buyurun efendim. Hoş geldiniz.
-Aleykümselâm.
-Selamünaleyküm bey baba.
-Patron bize ne önerirsin? Ne yiyelim?
-Valla ağabey ızgara istersen çupra var, sardalya var, levrek var. Tava istersen istavritim güzel. Dost istersen Allah yeter.
Garsonbir aceleci bir tavırla geldi yanlarına ve ukalaca sözünü keserek İzzettin Nikolayeviç’e git buradan anlamına gelen kafa işareti yaptı. İzzettin Nikolayeviç gözlerini adama dikerek yerinden kıpırdamadı. Elini beline doğru götürüyordu. Garsonbir:
”Tamam kardeşim gidebilirsin, ben ilgilenirim.”

Masadakilere gülücük dağıtarak masanın yanından ayrıldı. Ellerini arkadan bağladı ve aheste adımlarla yürüdü servantın yanına kadar. Gömleğine baktı akabinde sırasıyla pantolonuna, prangalarına ve insanlara.
”Mevla gül diyerek iki göz vermiş, iki göz vermiş. Bilmem ağlasam mı? Ağlamasam mı?”


Previous Article

Bir cevap yazın

%d blogcu bunu beğendi: